Pratik bilim tarihi insanın varoluşuyla başlar. Yaşamı içerisinde ihtiyaç duydukça araştıran insanoğlu, araştırdıkça keşfetmiş, keşfettikçe daha iyisini geliştirip bugünlere gelmiş ve yarınlara gitmektedir.
Doğada kendine ait bir yaşam düzeni kurmaya çalışan insanlar, ilk buluşlarında doğanın var olan düzeninden yararlanmıştır. Öncelikli ihtiyaçları olan beslenme ve barınma gereksinimlerini karşılarken doğa olaylarıyla tanışmıştır. Tarım ve avcılık faaliyetlerinin gelişmesi mevsimler hakkında bilgi edinme, hayvanların göç zamanlarının saptanması gibi ihtiyaçlar doğurmuştur. İhtiyacına binaen gök olaylarının ve gök cisimlerinin düzenli hareketlerini inceleyen insanoğlu en sade ve temel şekliyle takvim çalışmalarını ortaya koymuştur. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere insanoğlunu oluşturduğu ilk bilgi birikimleri daha çok fizik ve astronomi alanındadır.
İnsan en çok bilmediğini merak eder. Bugünden düne baktığımızda günlük hayatta kullanılan herhangi bir şeyin keşfi kolay görünebilir. Ancak bugünün gözlüğü düne bakmak için fazla aydınlıktır. Dar, o güne özel bir çerçeve ile bakıp sade düşündüğümüzde bugün kullanılan, en basitinden en karmaşığına kadar keşfedilen her şey bir sürecin ürünüdür. Hiçbir bilgiye sahip olmayan ilk insanların en belirgin özelliği de bu keşif süreçlerinin başını oluşturmaları, yani merak etmeleridir.
Merak içerisinde tüm doğa olaylarını gözlemleyen ve inceleyen Antikçağ düşünürleri bilime temel oluşturmuştur. Çünkü usul ve yöntem olarak kendilerinden sonra gelenlere her zaman ilk basamak olmuşlardır. Bu basamaklara verilecek en güzel örneklerden biri ilk çağlardan çalışmaları başlayan evren modelleridir.

Antik Çağ Evren Modelleri
Gökyüzü hareketlerini yakından incelemeye başlayan düşünürler gece-gündüz olaylarından yola çıkarak yer’in(Dünya) hareketlerini bir sisteme dökme ihtiyacı hissetmişlerdir.
Bu alandaki ilk çalışmalar Eudoxus tarafından yapılmıştır. Eudoxus’un oluşturduğu evren modelinin temelinde, merkezleri aynı olan ve iç içe geçmiş bir şekilde dönen küreler vardır. Bu çalışma ilerleyen yıllarda “ortak merkezli küreler sistemi” olarak anılacaktır.
Gelişen matematik ve geometrinin etkisiyle Eudoxus’un bu çalışma geliştirilmiş ve başka bir modeller ortaya konmuştur. Sisamlı Aristarkhos, ortak merkezli küreler sisteminin aksine Güneş’i merkeze alan bir model ileri sürmüştür. Alışılmış sisteme aykırı bir çıkış yapan Aristarkhos Güneş’i çok geniş bir yıldızlar kümesinin içine yerleştirerek döneme damga vurmuştur.
Yakın dönemlerde sunulan bu iki evren modeli teorisine muhalif olan bir başka model türü de vardır. Bu yeni model ise hem yer hem de Güneş merkezli bir modelin olduğunu savunmaktadır.
Aynı dönemlerde ve farklı dönemlerde, çok farklı ırk ve dinden, gerek eski çalışmaların üstüne yeni hesaplar ekleyerek gerekse de antitez ile yeni teoriler ortaya koyan birçok farklı bilim adamı olmuştur.
Aristoteles’in Yermerkezli Evren Modeli
Aristoteles, “Nasıl biliyoruz?” ve “Gerçek ve güvenilir bilgiye ulaşmamızı sağlayan yöntem nedir?” sorularından yola çıkarak bilgi edinmek için gerekli olan en uygun ve geçerli araçları bulmaya çalışmıştır.

Bütün varlıkların belirli bir amaca sahip olduğunu düşünen Aristoteteles, doğal düzen için de “doğal yer” şeklinde genel bir kavram kullanmıştır.
Aristoteles, kullandığı “doğal yer” kavramıyla bir doğa tasarımı oluşturmuştur. Bu tasarımla cansız varlıkların davranışını, canlı organizmalar ile olan benzerlikleri üzerinden açıklamaya çalışmıştır. Bu tasarıma göre doğadaki tüm varlıklar canlı ya da cansız olduğu farketmeksizin belirli bir amaca sahiptir. Dolayısıyla bu amacını gerçekleştirmek için doğal hareketlerde bulunurlar. Doğal yerler burada devreye girer. Çünkü Aristoteles’e göre cisimlerin hareket yönü doğal yerlerine göre belirlenir. Doğaya bakıldığında tüm cisimler ağırlıkları ya da hafifliklerine bağlı olarak doğal yerlerinde durağan bir haldedirler. Bu anlamda hareket; cismin doğal yerinden ya kendi isteğiyle ya da bir dış nedene bağlı olarak uzaklaştığında, sahip olduğu amaç gereği, doğal yerine yönelmesini ifade eder. Bu bağlamda ”doğal hareket” ve “zorunlu hareket” şeklinde iki tür hareket belirleyen düşünürün, konuya yaklaşım tarzını daha iyi anlayabilmek için her şeyin sahip olduğu temel nitelikleri ve bunları oldukları gibi yapan temel nedenleri ele aldığı dört neden öğretisini kısaca açıklamakta fayda vardır. Düşünürün öne sürdüğü dörtlü nedensellik şöyledir:
- Oluşun kendisinden meydana geldiği şey, yani madde,
- Oluşan şeyin biçimi, yani form,
- Oluşan şeye biçimini veren, yani etken,
- Oluşan şeyin niçin oluştuğu, yani erek.
Aristoteles doğada bulunan dört temel unsuru; ateş, su, toprak ve havayı bu dört nedenin sonucunda oluştuğunu düşünür. Ağırlıkları ile doğru orantılı doğada bulunan bu unsurlar yerden gökyüzüne doğru dizilirler. Dört temel maddenin en ağırı olan toprak yerin merkezinde, onun üstünde su, sudan daha hafif olan hava suyun üstünde ve en üstte en hafif olan ateş bulunur. Aristoteles bu sıralamalar içerisinde mükemmeliyet derecelendirmesi de yapar. Ona göre Yer’e (Dünya) en uzak olan unsur en mükemmel olanıdır.
Aristoteles bu konuda “Gökyüzü Üzerine” adlı eserinde:
“İmdi ağır, doğal olarak ortaya devinen olsun; hafif ise ortadan; en ağır nesne aşağıya doğru yer değiştiren bütün nesnelerin altında duran şey, en hafif nesne ise yukarıya doğru yer değiştiren bütün nesnelerin üzerinde olan şey. İmdi şu zorunlu: Aşağıya ya da yukarıya yer değiştiren her nesne ya ağırlık taşır ya hafiflik ya da her ikisini birden, meğerki aynı nesneye göre ola.”
şeklinde bir açıklama yapmıştır.

Bu bağlamda oluşturduğu zorunlu ve doğal hareket kavramlarını kullanan Aristoteles evren hakkında görüşlerini de bu kavramlar temelinde açıklar. Buna göre Aristoteles Yer’in sabit durduğu bir eşmerkezli küreler kümesi evreni oluşturur der. Aristoteles’e göre bu eşmerkezli küreler kümesi şöyle oluşmaktadır: En dışta sabit yıldızlar kümesi, daha içeride gezegenlerin kümeleri ve en içte Ay kümesi vardır. Aristoteles’in yermerkezli (geocentric) evren modeline göre en dıştaki kürenin hareketiyle içteki küreler hareket eder ve Yer etrafında dönüşü tamamlarlar.

Nicolaus Copernicus ve Heliocentric (Güneş Merkezli) Evren Modeli
Nicolaus Copernicus (Kopernik) 1473 yılında Polonya’nın Torun kasabasında doğdu. Çok küçük yaşta babasını kaybeden Kopernik, papaz olan amcası tarafından yetiştirildi. Amcası yeğeninin kendi gibi bir din adamı olmasını istediği için Kopernik’i dini eğitim veren katedrallere gönderdi. Aldığı temel eğitim sonrasında Cracow Üniversitesi’nde yükseköğrenimine başlayan Kopernik, gezegen kuramlarını çok iyi bilen Albert Brudzewski’den matematik ve astronomi dersleri aldı. Bu okulda gözlem yapmasına yarayacak aletlerin kullanımını öğrenen Kopernik Bologna Üniversitesi’ne devam etti. Maria da Novaro’dan Ptolemaios evren modelinin yetersizliğini öğrendi. 1501 yılında Padua’da rahiplik görevine başlayan Kopernik, bir yandan devam ettiği eğitimi neticesinde 1503 yılında Ferrera Üniversitesi’nden hukuk doktoru diplomasını aldı. Çeşitli okullarda nitelikle öğretmenlerden aldığı eğitimle vizyonu gelişen Kopernik açık ve detaylı düşünen bir din ve bilim adamı oldu.

Kopernik aslında bir astronom değildi. Din merkezli eğitimini iyi değerlendiren ve kendini geliştiren bir entelektüeldi. Yeni bir evren modeli fikri, eskilerin yetersizliğini öğrendiği zamanlarda oluşmaya başladı.
Maria da Novaro, Bologna Üniversitesi’nde Kopernik’e Ptolemaios sisteminin yetersizliğini anlatan ve düzeltilmesi gerektiğini söyleyen ilk kişidir. Sonrasında, beraber öğrenim gördüğü arkadaşı olan Celio Calcagnini evrenin 24 saatte dolanımının sakıncalarını ve dönenin evren değil, yer olması gerektiğini söylemiştir.
Peki, Kopernik’in araştırmalarına sebep olan bu Ptolemaios sistemi nedir? Ptolemaios diğer ismiyle Batlamyus geç İskenderiye döneminde yaşamış ünlü bir bilim adamıdır. Batlamyus’un çalışmaları Hipparchus’a dayanır. Hipparchus’un oluşturduğu 850 yıldızlık sistemi geliştirip 1022’ye çıkarmıştır. Her iki sistemin temelinde de Aristoteles’in sistemi yatsa da Batlamyus, Aristoteles’in sistemini dönen kürelerin, gezegenlerin hareketini ve parlaklıklarının değişiminin nedenini açıklamakta yeterli olmadığını fark etmiştir. Batlamyus’a göre bu durum, gezegenlerin Dünya etrafında dönerken Dünya merkezli çember üzerinde dairesel bir hareket yapması halinde düzelir.

Böylece gezegenlerin Dünya ile olan mesafeleri değişmiş olur ve bu mesafeler de parlaklık farklarının neden oluştuğunu açıklar. Batlamyus aynı zamanda Dünya’yı merkezden biraz dışarı yerleştirerek yaklaşık elips hareketini keşfetmiştir.
Bu hesaplama ve teorileri ortaya koysa da inançları kendi fikrini savunma konusunda onu zayıf düşürmüştür. Çünkü Aristoteles’in evren sistemi kilise tarafından kutsanmış bir sistemdir.
Kendisi de koyu bir Katolik olan Kopernik tüm baskılara rağmen yenilikçi düşünmüş ve bilim yolunu tercih etmiştir. Bu yeni sistemin devrim niteliği taşımasının bir nedeni de Kopernik’in çalışmalarını din adamı olarak atandığı katedralde yapmasıdır.
Hareket eden gökyüzü mü, yoksa yeryüzü mü? Kopernik’in çalışmalarına temel olan soru işte budur. Yaklaşık 2000 yıllık bir sistemin aksine düşünen Kopernik Dünya’nın sabit olmadığını öne sürer. Çünkü her görünen hareket, ya gözlemcinin hareketinden, ya gözlemlenenin hareketinden ya da her ikisinin hareketinden oluşur. Gözlemleyen ile gözlemlenen aynı yönde ve aynı hızda hareket ediyorlarsa gerçekleşen hareket anlaşılamaz. Bu bağlamda, bir günü oluşturan hareketin evrenin Dünya çevresinde 24 saatte bir dönüş yaptığı da söylenebileceği gibi, sadece Dünya’nın kendi ekseni etrafında döndüğünde de aynı hareketin oluşacağı söylenebilir. Tüm bilim adamlarının hem fikir olduğu üzere evren her şeyi kapsayan en geniş kümedir. Bu sebeple hareketin kapsanan tarafından yapılması daha mantıklı hale gelmektedir.

Bu ayrımı ağırlık teorisiyle tanımlayan Aristoteles’in açıklaması Kopernik için yetersiz kalmıştır. Ona göre Dünya evrenin merkezi değil yalnızca bir ağırlık merkezidir. Ayrıca Kopernik, Batlamyus’un episkl (büyük daire üzerine küçük daire yerleşmesi) aracılığıyla açıkladığı gezegen hareketlerinin, astronomi açısından oluşturduğu sorunu ortadan kaldırmıştır. Batlamyus’un teoreminden daha iyi bir sistem tasavvur eden Kopernik’in sistemi yermerkezli evren gibi aşağıdan yukarıya doğru sıralı bir hiyerarşiye sahip değildir.
Her şeyin merkezi ve başlangıcı inancıyla metafizik anlamlar yüklenen yermerkezli evren modelinde kutsanan Dünya, Kopernik sistemi ile sıradan bir gök cismi haline gelmiştir. Kopernik’in yeni oluşturduğu bu sistemde merkezde Güneş bulunur, çevresinde ise sırayla Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter ve Satürn yer alır.

Özetle yeni sistem küresel evren üzerinde yoğunlaşır. Çünkü küre mükemmel ve kapsayıcıdır. Eskilerin de söylediği gibi yer de küreseldir. Gökküreler daireseli, düzenli ve sonsuz şekilde hareket ederler. Dünya da dâhil olmak üzere, bütün gezegenler Güneş merkezli kendi çemberleri üzerinde dönerler.
Devrimin Kabul Edilmesinin Zorlukları
Ömrünü yeni sistem çalışmalarıyla geçiren Kopernik teorisinin yayınlanacağı kitabının sonlarına doğru çok hastalanmıştı. Müsvedde halinde olan kitabın bu sebeple artık kitap olarak basılmasının zamanı gelmişti. O dönemde çok baskın olan kilise erklerinin bu konuda hoşgörülü olmayacağını çok iyi bilen ve kendisi de bir din adamı olan Kopernik, kitabının önsözünü yumuşatıcı etkisi olsun diye Nurembergli rahip Anreas Osiander’e yazdırmıştır. Önsöz:
“Yer’e hareket veren ve Güneş’in evrenin merkezinde hareketsiz olduğunu beyan eden bu çalışmanın tuhaf varsayımlarının getirdiği yenilik hemen her tarafta duyuldu. Bazı bilim insanlarının tepki gösterdiğine ve uzun zaman önce sağlam temeller üzerine kurulmuş olan özgür sanatlar arasında bir kargaşalık yaratmanın doğru olmadığını düşünmüş olduklarına hiç kuşkum yok. Ne var ki konuyu yakından incelerlerse bu yapıtın yazarının suçlanacak bir şey yapmamış olduğunu göreceklerdir. Zira bir astronomun görevi, göksel hareketlerin geçmişine ilişkin bilgileri dakik ve özenle toplamak ve bunların nedenlerini ya da onlara ilişkin varsayımları düşünmek ve tasarlamaktır. Onların gerçek nedenlerine hiçbir zaman ulaşılamayacağına göre, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de geometri prensiplerinden yararlanılarak bu hareketler hesap edilebilir. Yazar bu konuda mükemmel bir başarı göstermiştir. Bu varsayımların doğru, hatta olası olması gerekmez. Bu varsayımlar gözlemlere uygun düşen bir hesaba ulaşırlarsa bu kâfidir.”
Nihayetinde kitap Kopernik’in öldüğü 1543 yılında Nicolai Copernici Torinensis de Revolutionibus Orbium Coelestium Libri VI (Torunlu Nikolai Kopernik’in VI Bölümlük Gökkürelerinin Dolanımları Adlı Kitabı) adıyla basılmıştır.
Bilimsel tabanda uzun araştırma ve çalışmalar sonucu elde ettiği bilgilerle yazdığı kitabını gelebilecek tepkilere karşı metafizik bir savunmayla sonlandırmıştır Kopernik.
“Her şeyin ilki ve en üstünde olanı, kendisini ve her şeyi saran, bunun için de hareketsiz olan Sabit Yıldızlar Küresidir. Burası adeta bütün öteki yıldızların hareketinin ve konumunun dayandığı yerdir. Sonra gezegenlerin ilki olan ve yörüngesini 30 yılda tamamlayan Satürn gelir. Ondan sonra 12 yıllık yörünge dönüşüyle Jüpiter var. Sonra iki yılda dönen Mars. Dördüncü sıradaki dönüş bir ilmeğe benzeyen Ay çemberiyle birlikte Yer’i içine aldığını söylediğimiz yeri kuşatır. Beşinci sıradaki Venüs dokuz ayda aynı yere döner. Altıncı sıradaki yeri ise seksen günlük dönüşüyle Merkür alır. Ne ki hepsinin ortasında Güneş durur. Zaten kim bu son derece güzel tapınaktaki bu ışık kaynağını bütünü eşit biçimde aydınlatabileceği bu yerden başka ya da daha iyi bir yere koyabilir ki? Kimileri ona haklı olarak evrenin ışığı, kimileri evrenin aklı, kimileri ise evrenin yöneticisi adını veriyor. … Gerçekten de Güneş sanki bir kral tahtında oturur gibi çevresinde dolaşan yıldız ailesini yönetiyor.”
Ölümünden birkaç saat önce kitabının basılmış halini eline alabilmişti Kopernik. Tüm bu önlem ve uğraşlara rağmen yazdığı kitabın yaratacağı etkiyi öngörmüştü. Çünkü çok iyi biliyordu ki yüzyıllarca inanılmış ve kalıplaşmış bir düşünceyi yanlış olduğunu söyleyip yıkmak o sistemle güç elde etmiş herkesi düşman haline getirecekti. Bu yüzden bilimsel devrimler insanlık tarihi açısından çok önemlidir. Aklın ve bilimin ışığında doğruya ve ileriye atılmış her adım çok değerlidir.
Kaynakça
www.dergipark.org.tr
www.sosyalarastirmalar.com/cilt10/sayi50_pdf/4sosyoloji_psikoloji_felsefe/ozsoy_seda.pdf
www.universetoday.com